MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT

Kamu görevinin icrası sırasında meydana gelen ölüm veya yaralanmalarda hangi statülere girileceği ve hangi haklara sahip olunacağı hususunda sıklıkla tereddütler yaşanmaktadır. Bunun en önemli sebebi sosyal güvenlik sistemimizin hukuksal altyapısının karmaşıklığıdır. Son olarak ülkemizde 5510 sayılı kanun ile sosyal güvenlik sisteminde reform yapılmış, bu kanun ile sosyal güvenliğe ilişkin kanunlar tek çatı altında toplanmakla kalmamış, sosyal güvenlik kuruluşları da Sosyal Güvenlik Kurumu bünyesinde birleştirilmiştir. Bununla birlikte 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu’nun bazı hükümleri yürürlükte bırakılmıştır.

Yıllardır süre gelen terör olayları nedeniyle çeşitli dönemlerde çıkarılan kanunlarla yaratılan yeni kavramlar ve ilgililere sağlanan yeni ve ilave bazı haklar da ayrı bir karmaşaya neden olmuştur. Sosyal güvenlik sistemimizin dağınık hukuki altyapısı ve sosyal güvenlik sistemine ilave olarak yürürlüğe konulan sair mevzuat nedeniyle, terör olayları ve kamu görevlilerinin görevlerini yerine getirirken maruz kaldıkları vefat ve yaralanma olaylarından sonra devletin kimlere hangi statüleri bahşedeceği, kimlere ne haklar tanıyacağı konusunda ilgililer tarafından titizlikle durulması ve gerekli kararların alınmasının sağlanması gerekmektedir. Aksi halde mağduriyetlerin ortaya çıkması kuvvetle muhtemel olacaktır.

İdare Hukuku ilkelerine ve T.C. Anayasasının 125 nci maddesine göre idare kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararları ödemekle yükümlüdür. Bu suretle idarenin sorumluluğu Anayasa prensibi olarak kabul edilmiştir. İdarenin sorumluluğunun hangi esaslara göre belirleneceği Anayasada belirtilmemiş olup bu meselenin halli doktrin ve yargı kararlarına bırakılmıştır. Bugün idarenin sorumluluğu hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkerine dayandırılmaktadır. İster Hizmet kusuru ister kusursuz sorumluluk ilkelerine dayandırılsın idarenin tazminle sorumlu tutulabilmesi için bir zararın varlığı, zararı doğuran eylemin idareye yüklenebilir nitelikte olması, zararlı sonuçla eylem arasında doğrudan bir illiyet bağının bulunması, zarara yol açan eylemin bir hizmet kuram ve ilkelerine uygulanmasına elveririr nitelikte olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi zorunludur.

Oğlu Yaralanan Babaya Manevi Tazminat

* Manevi tazminat, kişinin mal varlığında meydana gelen eksilmeyi gidermeye yönelik bir tazmin aracı değil, manevi değerlerinde bir eksilme meydana gelen ve yaşama sevinci ve zevki azalan kişinin manen tatminini sağlamaya yönelik bir tazmin aracıdır. Manevi zararın başka türlü giderim yollarının bulunmayışı veya yetersiz kalışı manevi tazminatın parasal olarak belirlenmesini zorunlu kılmaktadır. Manevi tazminat, olay nedeniyle duyulan elem ve ıstırabı kısmen de olsa hafifletmeyi amaçlamaktadır. Tam yargı davalarının ve manevi tazminatın belirtilen niteliği gereği takdir edilecek manevi tazminat miktarının, olayın, zararın ve varsa idarenin kusurunun ağırlığını ortaya koyacak, hukuka aykırılığı özendirmeyecek, bir başka ifade ile benzeri olayların bir daha yaşanmaması için caydırıcı ve aynı zamanda cezalandırıcı olacak şekilde belirlenmesi, bununla birlikte olayın meydana geliş şekli, idari faaliyetin niteliği, zararlı sonuca etkisi ve idarenin sorumluluk sebebi gözetilerek hakkaniyetli bir tutarı aşmaması gerekmektedir.  Dava konusu olayda, olayın gerçekleşme şekli ve zararın niteliği dikkate alındığında, davacı S.G.’nün oğlunun askerlik görevini yerine getirirken %32 oranında meslekte kazanma gücünü kaybedecek şekilde yaralanması nedeniyle manevi zarara uğradığının kabulü gerektiği anlaşıldığından, davacı S.G.’nün manevi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmında hukuki isabet görülmemiştir. (Danıştay 10.d.2017/2960 E-2022/4835 K)

Manevi tazminat miktarı

* Belirtilen niteliği gereği manevi tazminatın, zenginleşmeye yol açmayacak şekilde belirlenmesi ve tam yargı davalarının niteliği gereği takdir edilecek manevi tazminat miktarının, olayın ağırlığını ortaya koyacak, hukuka aykırılığı özendirmeyecek, bir başka ifade ile benzeri olayların bir daha yaşanmaması için caydırıcı ve aynı zamanda cezalandırıcı bir miktarda olması gerekmektedir.(Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu 2022/1233-2874 E-K)

Faiz Başlangıcı Hakkında

* Faiz; en basit biçimiyle, idarenin tazmin borcu bağlamında; kişilerin, idarenin eylem ve/veya işlemlerinden dolayı uğradıkları zararların giderilmesi istemiyle başvurmalarına karşın, idarenin zararı kendiliğinden ödemeyip, yargı kararıyla tazminata mahkûm edilmesi sonucunda, idarenin temerrüde düştüğü tarihten tazminatı ödediği tarihe kadar geçen süre için 3095 sayılı Kanuna göre hesaplanacak tutarı ifade etmektedir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun, uyuşmazlık bakımından ön karar başvurusunda bulunulduğu tarihteki haliyle 13. maddesinde, idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gerektiği; bu isteklerinin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren dava süresi içinde dava açılabileceği kuralı yer almaktadır. Anılan maddede, idari eylemler nedeniyle uğranılan zararın tazmini için idareye başvuruda bulunulmasının, dava ön şartı olarak öngörülmesi ve zararın idare tarafından en erken bu tarihte sulhen ödenebilecek olması nedeniyle yargı yerince hükmedilecek tazminat miktarına, ön karar için idareye yapılan başvuru tarih itibarıyla yasal faiz uygulanması, Danıştay’ın yerleşik içtihatlarıyla kabul edilmiştir. (Danıştay 10.D.2017/2936 E-2022/4838 K)

Kusursuz Sorumluluk

* Kusursuz sorumluluk, kamu hizmetinin görülmesi sırasında kişilerin uğradıkları özel ve olağan dışı zararların idarece tazmini esasına dayanmakta olup; kusur sorumluluğuna oranla ikincil derecede bir sorumluluk türüdür. Başka bir anlatımla idare, yürüttüğü hizmetin doğrudan sonucu olan, idari faaliyet ile nedensellik bağı kurulabilen, özel ve olağan dışı zararları kusursuz sorumluluk ilkesi gereği tazminle yükümlüdür. Bu bağlamda, kamu görevlilerinin görevini yaparken, görevi nedeniyle uğramış olduğu zararların da kusursuz sorumluluk ilkesi uyarınca tazmini gerekmektedir.(Danıştay 10.D.2017/2936 E-2022/4838 K)

Tazminat Alacağı Mülkiyet Hakkının Konusunu Teşkil Eder

* Öncelikle bir ekonomik değer ifade eden tazminat alacağının mülkiyet hakkının konusunu teşkil edebileceğinde bir tereddüt bulunmamaktadır. Somut olayda tartışma konusu olan başvurucunun bu tazminat alacağının varlığını kanıtlayıp kanıtlayamadığı hususudur. Başvurucunun açtığı tazminat davası reddedildiğine göre mevcut bir mülkün varlığından söz edilemez. Ancak başvurucunun bu alacağı elde etmeye yönelik somut bir temele dayalı meşru beklentisinin olup olmadığı da belirlenmelidir.

      Anayasa Mahkemesi yukarıda da değinildiği üzere meşru beklentinin tespiti bakımından başvurucunun talebini bir kanun hükmüne veya yerleşik bir yargısal içtihada dayandırmasını beklemektedir. Diğer bir deyişle ancak böyle bir somut temelin varlığı hâlinde meşru beklentinin varlığından söz edilebilecektir (yargı kararına dayalı olarak meşru beklentinin kabul edildiği karar için bkz. Osman Ukav, B. No: 2014/12501, 6/7/2017, §§ 55-59; buna karşılık böyle bir somut temel olmadığı için meşru beklentinin mevcut olmadığının tespit edildiği karar için bkz. Mehmet Şentürk, §§ 40-54).

Somut olayda ise başvurucunun mayın patlaması sonucu yaralandığı ve %65 oranında çalışma gücü kaybına uğradığı kamu makamlarınca tespit edilmiş durumdadır. Başvurucunun efor kaybı tazminatı talebi ise derece mahkemelerince reddedilmiştir. Bununla birlikte Danıştay Onuncu Dairesinin yerleşik içtihadına göre kişinin kalıcı sakatlıkları nedeniyle oluşan beden gücü kaybı nedeniyle gelirinde ve dolayısıyla mal varlığında bir eksilme meydana gelmemiş olsa dahi efor kaybı tazminatı diye tanımlanan tazminatın ödenmesi gerektiğinin kabul edildiği görülmektedir. Buna göre beden gücü kaybına uğrayan kişinin aynı görevi zarardan önceki durumuna ve diğer kişilere göre daha fazla efor sarfıyla yaptığı vurgulanarak kişinin bu zararını bizzat kendisinin daha fazla bir güç harcayarak gidermiş olması nedeniyle ilgili idarenin tazmin sorumluluğuna gidildiği anlaşılmaktadır (bkz. §§ 20-23).

Dolayısıyla mayın patlaması sonucu yaralanan başvurucunun uğradığı efor kaybı zararının tazmini bakımından yerleşik Danıştay içtihadına dayalı Anayasa’nın 35. maddesi anlamında meşru bir beklentisinin mevcut olduğu kabul edilmelidir.

Başvuru konusu olayda terör örgütü mensuplarınca döşenen bir mayının patlaması sonucu yaralanan başvurucunun bu olay nedeniyle efor kaybına uğradığı tespit edilmiştir. Dolayısıyla başvurucunun belirtilen maddi zararı yönünden mülkiyet hakkına yönelik olarak kamu makamlarınca doğrudan yapılan bir müdahale mevcut değildir. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi daha önce pek çok kararında kimi durumlarda özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklarda dahi devlete düşen pozitif yükümlülükler olduğunu kabul etmiştir (Türkiye Emekliler Derneği, B. No: 2012/1035, 17/7/2014, § 34; Eyyüp Boynukara, B. No: 2013/7842, 17/2/2016, §§ 39-41; Osmanoğlu İnşaat Eğitim Gıda Temizlik Hizmetleri A.Ş., B. No: 2014/8649, 15/2/2017, § 44; Selahattin Turan, B. No: 2014/11410, 22/6/2017, §§ 36-41).

 

      Anayasa’nın 35. maddesinde bir temel hak olarak güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkının gerçekten ve etkili bir şekilde korunabilmesi yalnızca devletin müdahaleden kaçınmasına bağlı değildir. Anayasa’nın 5. ve 35. maddeleri uyarınca devletin mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin pozitif yükümlülükleri de bulunmaktadır. Bu pozitif yükümlülükler kimi durumlarda özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklar da dâhil olmak üzere mülkiyet hakkının korunması için belirli tedbirlerin alınmasını gerektirmektedir (Eyyüp Boynukara, §§ 39-41; Osmanoğlu İnşaat Eğitim Gıda Temizlik Hizmetleri A.Ş., § 44).

 

      Ancak hemen belirtmek gerekir ki bazı durumlarda devletin pozitif ve negatif yükümlülüklerinin birbirinden ayrılması da mümkün olamamaktadır. Üstelik devletin ister pozitif isterse de negatif yükümlülükleri söz konusu olsun, uygulanacak ilkeler de çoğunlukla önemli ölçüde benzeşmektedir (Hesna Funda Baltalı ve Baltalı Gıda Hayvancılık San. ve Tic. Ltd. Şti. [GK], B. No: 2014/17196, 25/10/2018, § 70).

 

      Devletin pozitif yükümlülükleri, mülkiyet hakkına yapılan müdahalelere karşı usule ilişkin güvenceleri sağlayan yargısal yolları da içeren etkili hukuksal bir çerçeve oluşturma ve oluşturulan bu hukuksal çerçeve kapsamında yargısal ve idari makamların bireylerin özel kişilerle olan uyuşmazlıklarında etkili ve adil bir karar vermesini temin etme sorumluluklarını da içermektedir (Selahattin Turan, § 41).

Mülkiyet hakkının usule ilişkin güvenceleri hem özel kişiler arasındaki mülkiyet uyuşmazlıklarında hem de taraflardan birinin kamu gücü olduğu durumlarda geçerlidir. Bu bağlamda mülkiyet hakkının korunmasının söz konusu olduğu durumlarda usule ilişkin güvencelerin somut olayda sağlandığından söz edilebilmesi için derece mahkemelerinin kararlarında konu ile ilgili ve yeterli gerekçe bulunmalıdır. Ayrıca belirtmek gerekir ki bu zorunluluk davacının bütün iddialarına cevap verilmesi anlamına gelmemekle birlikte mülkiyet hakkını ilgilendiren davanın sonucuna etkili esasa ilişkin temel iddia ve itirazların yargılama makamlarınca özenli bir şekilde değerlendirilerek karşılanması gerekmektedir (Kamil Darbaz ve Gmo Yapı Grup End. San. Tic. Ltd. Şti., B. No: 2015/12563, 24/5/2018, § 53).

      Başvurucu … İl Sağlık Müdürlüğü Sıtma Savaş biriminde sıtma işçisi olarak görev yapmakta iken terör örgütü mensuplarınca döşenen bir mayının patlaması sonucu yaralanmıştır. Başvurucunun %65 oranında çalışma gücü kaybına uğradığı sağlık kurulu raporu ile tespit edilmiştir.

Başvurucu efor kaybına uğradığını belirterek tazminat talebinde bulunmuş ancak açtığı davada ilk derece mahkemesi başvurucunun olaydan sonra da aynı birimde ve aynı unvanla çalıştığı gerekçesiyle talebi reddetmiştir. Bu karar Danıştay Dairesince onanmış ve karar düzeltme talebinin reddiyle birlikte kesinleşmiştir.

      Bununla birlikte yukarıda da değinildiği üzere Danıştay Dairesinin diğer kararlarında kişinin kalıcı sakatlıkları nedeniyle beden gücü kaybına bağlı olarak gelirinde ve dolayısıyla mal varlığında bir eksilme meydana gelmemiş olsa dahi efor kaybı tazminatı olarak adlandırılan tazminatın ödenmesi gerektiği kabul edilmektedir. Buna göre Danıştay Dairesince kamu görevlilerinin, görevlerinin neden ve etkisinden kaynaklanan efor kaybına dayanan maddi tazminat istemlerinin, kararlarda belirtilen ilkeler çerçevesinde bilirkişi incelemesi yaptırılmak suretiyle hesaplanıp karara bağlandığı görülmektedir (bkz. §§ 20-23).

Nitekim Anayasa Mahkemesi de Anayasa’nın 17. maddesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkin Osman Konuktar başvurusunda derece mahkemelerince ulaşılan sonucun başvurucunun fiziksel bütünlüğünü korumak bakımından etkisiz kaldığı, ihlalin tespiti ve giderilmesi için devletin etkin yargılama mekanizması kurma ve adil bir şekilde yargılamayı yürütmeye ilişkin pozitif yükümlülüğü açısından Anayasa’nın koruması kapsamındaki hak için öngörülen standartlara uygun bir denge sağlanmadığı sonucuna ulaşmıştır (Osman Konuktar, §§ 36-48).

Bu durumda mayın patlaması sonucu yaralanan başvurucunun yerleşik yargısal içtihada dayalı olarak meşru beklenti teşkil ettiğini gösterdiği efor kaybı tazminatı talebinin reddedildiği olayda derece mahkemelerinin davanın reddine ilişkin gerekçelerinin konu ile ilgili ve yeterli olmadığı anlaşılmakla mülkiyet hakkının pozitif yükümlülükleri çerçevesinde etkili ve adil bir karar verme yükümlülüğünün yerine getirilmediği sonucuna varılmıştır.

Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir. (Anayasa Mahkemesinin 2015/9815 sayılı bireysel başvuru kararı)

Kusurlu veya kusursuz sorumluluk bulunmayan terör olayında 5233 sayılı Kanun uygulanması

* 5233 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihten sonra  meydana gelen ve idarenin hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluğunun bulunmadığı terör olaylarının, anılan Kanun kapsamında değerlendirilmesi ve maddi zararlara ilişkin tazminat miktarlarının da 5233 sayılı Kanun’un 9. maddesi ile Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Yönetmeliği’nin 21. maddesi uyarınca belirlenmesi gerekmektedir.

Anayasa Mahkemesinin yukarıda gerekçesine yer verilen kararında da; idarenin, hizmet kusuru ve kusursuz sorumluluk hallerinde meydana gelen gerçek zarardan sorumlu olacağı, bununla beraber sosyal risk ilkesi uyarınca sulh yoluyla ödenecek tazminat miktarının kanun koyucu tarafından yasayla belirlenmesinin de Anayasa ile güvence altına alınan sorumluluk hukukunun temel ilkelerine aykırılık oluşturmayacağı değerlendirmesinde bulunulmuştur.

Bu itibarla; Bölge İdare Mahkemesince, olayın terör olayı olması ve olayda  idarenin kusurlu veya kusursuz sorumluluk sebeplerinin olmadığı gözetilerek maddi tazminatın sosyal risk ilkesinin kanunlaşmış hali olan 5233 sayılı Kanun kapsamında değerlendirilmesi gerekirken, genel hükümlere dayanılarak maddi tazminat ödenmesine karar verilmesinde hukuki isabet görülmemiştir. Bu itibarla, temyize konu Bölge Mahkemesi ısrar kararında hukuki isabet bulunmamaktadır. (Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu 2022/644-2879 E-K)

Tazminata ilişkin kararda kazanılmış hak

* Mahkemelerinin 13/05/2011 tarih ve E:2008/985, K:2011/616 sayılı kararı ile, davacının maddi ve manevi tazminat isteminin kısmen kabulüne kısmen reddine karar verildiği, Danıştay Onuncu Dairesinin 06/03/2012 tarih ve E:2011/10169, K:2012/738 sayılı kararıyla, bu kararın manevi tazminata ilişkin kısmının onandığı, maddi tazminata ilişkin kısmının ise,  davacının uğradığı maddi zararın hesaplaması yapılırken davacıya ödenen nakdi tazminatın ve davacıya bağlanan vazife malulü aylıklarının da dikkate alınması gerektiğinden bahisle ek bilirkişi raporu alınmak suretiyle maddi tazminatın yeniden belirlenmesi gerekçesiyle bozulduğu, Mahkemelerince bu bozma kararına uyulduğu ve kararda yer verilen gerekçeler doğrultusunda ek bilirkişi raporu alınarak maddi tazminatın hesaplandığı ve Mahkemelerinin  30/03/2016 tarih ve E:2014/271, K:2016/342 sayılı kararı ile davacının 382.889,84-TL maddi tazminat isteminin kabulüne karar verildiği, bu kararın davalı idarece temyizi üzerine, Danıştay Onuncu Dairesi’nin 27/02/2017 tarih ve E:2016/12999, K:2017/1082 sayılı kararı ile bu kez, 3713, 2330 ve 5434 sayılı Kanunlar uyarınca davacıya yapılan ödemeler ve bağlanan aylık tutarları dikkate alınarak davacının maddi zararının bulunmadığı ve maddi tazminat isteminin tümden reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle kararın bozulduğu,

Uyuşmazlıkta, davacı lehine “usuli kazanılmış hak” oluştuğu, Mahkemelerince ilk bozma kararına uyularak maddi tazminat tutarının belirlenmesi yönünden ek bilirkişi raporu aldırıldığı ve yeniden belirlenen maddi tazminatın davacıya ödenmesine karar verildiği, bu kararın temyiz incelemesinin ilk bozma kararı gereklerinin yerine getirilip getirilmediği ile sınırlı olarak yapılması gerektiği, bu kuralın istisnasını oluşturan durumların da bakılan davada bulunmadığı, zira 3713, 2330 ve 5434 sayılı Kanun’ların ilgili hükümlerinin ilk bozma kararının verildiği 06/03/2012 tarihinde de yürürlükte olduğu gerekçesiyle, 382.889,84-TL maddi tazminatın, davalı idareye başvuru tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davacıya ödenmesi ve fazlaya ilişkin maddi tazminat isteminin ise reddi yolundaki ilk kararda ısrar edilmiştir. Temyizen incelenen karar, ısrar hususu yönünden usul ve hukuka uygun olup, temyiz dilekçesinde ileri sürülen iddialar kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. (Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu 2022/1668-3935 E-K)

Terör saldırısı sonucu oğlu yaralanan babaya manevi tazminat ödenmesi

* Davacının oğlunun yaralanması ile neticelenen olayın, askeri hizmetin ifası sırasında, bu hizmete bağlı olarak ve teröristlerin eylemleri sonucu meydana geldiği ve söz konusu olayda idareye yüklenebilecek bir hizmet kusuru bulunmamakla birlikte, zararlı sonucu doğuran olay ile hizmet arasında illiyet bağı bulunduğundan, bu zararın, zarar gören üzerinde bırakılmayarak topluma yayılması, eşitlik ve hakkaniyet esaslarına uygun düşeceğinden, davacının oğlunun yaralanması nedeniyle uğramış olduğu manevi zararın kusursuz sorumluluk türlerinden olan “meslekî risk” ilkesi  gereğince davalı idare tarafından karşılanması gerektiğinde şüphe bulunmamaktadır.

Uyuşmazlıkta, yukarıda bahsedilen manevi tazminata ilişkin ilkeler kapsamında; asker olan ve görevli bulunduğu Suriye topraklarında terörist saldırı sonucu Türk Silahlı Kuvvetlerinde görev yapamayacak şekilde yaralanan ve bu yaralanması neticesinde %23 oranında engelli hale gelen davacının oğlu olan Barış Kocanın görevi, yaralanması esnasındaki görev yeri, yaralanmanın terör saldırısı neticesinde meydana gelmesi, uğradığı zararın derecesi, sosyal durumu, statüsü, olay nedeniyle duyduğu ve yaşamı süresince duyacağı üzüntü, elem ve ızdırap ve psikolojik çöküntü nedeniyle  2330 sayılı Nakdi Tazminat Kanunu kapsamında B.K.ya ödenmesine karar verilen tazminat ile Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığınca  tesis edilen/edilecek işlemler göz önünde bulundurularak, davacının oğlunun yaralanması nedeniyle uğradığı manevi zararının kısmen de olsa telafisi ve tazmini açısından 50.000,00-TL manevi tazminatın işleyecek yasal faiziyle birlikte davacıya ödenmesine karar verilmesinin hukuka ve  hakkaniyete uygun olacağı sonucuna varılmıştır.

Öte yandan, her ne kadar talep edilen tazminata olay tarihinden itibaren faiz işletilmesi talep edilmiş ise de faizin başlangıcında temerrüt olgusunun esas alınması gerektiğinden, faiz başlangıcına esas tarihin davacının  manevi zararlarının karşılanması istemiyle idareye başvurduğu 28.04.2021 tarihi olarak esas alınması gerekmektedir.(İstanbul 4.İd.Mah.2023/305-1590 E-K)